Paris, her seferinde sanki onu ilk kez görecekmişim, ilk kez sokaklarında yürüyecekmişim gibi uçaktan inmeye sabırsızlandığım tek yer olabilir. Ve bu kalp çarpıntısı yurda dönene kadar da bir türlü durulmadığı için, her ayrılışımda tekrar kavuşma planları yapmaya başlıyorum. Bunun sebebi de, Paris’te her seferinde aklımı başımdan alacak yeni yerler keşfetmem.

Bence bu kadar aşığı olmasına şaşmamalı. Bu yüzden “Paris’i sevmiyorum ben yaa” diyen insanlarda hep biraz ukalalık olduğunu düşünmüşümdür. Ya da şehri benim gözümden göremediğini, ki bu zaten mümkün değil. Ama bu kent Eiffel‘den, Louvre‘dan, Champ Elysees‘den çok daha fazlası. Tüm bu “bir turistin Paris’te gitmesi gereken yerler” yazılarını yalayıp yuttuysan, şimdi Paris’i Paris yapan, uğruna şarkılar yazılan, filmlere konu olan gizli sokaklarını keşfetmenin zamanı. Ve içimde şöyle bir his var, bu yazıyı okuduktan sonra aşk şehrini gezen birinin bir daha “Paris’i sevmiyorum mıymıymıy” demesi zor olacak. Hala daha derlerse de bir sonraki yazımda sabo terlik ve farklı kullanım alanlarını anlatacağım.

1. Rue Cremieux

Rengarenk pasta kremalarına benzer evler, duvarlara yaslanmış retro bisikletler ve sıra sıra saksılarla döşeli bir sokakta fotoğrafın yoksa merak etme, artık olacak! Renk doygunluğunu da dibine kadar çektin mi bu iş tamamdır!

Throwback’ini yüklerken bu sokağı özlersen Notting Hill filmini izle, çünkü burası Paris’in Notting Hill’i diye geçiyor.

2. Rue Des Barres

Sarmaşıklara dolanmış binalar, gerçek Paris’lilerle dolu cafeler, Saint Gervais et Saint Protais kilisesinin önünden geçerken bir ufak tüylerini ürperten gargoyle’lar. Farketmeden Paris’i atmosfer olarak en iyi betimleyecek üçlülerden birini buldum sanırım… L’Ebouillante‘nin terasında çay içmeyi ya da ünlü Chez Julien restoranında konum eklemeyi unutma.

Bir önceki gün otele döndüğümde 30.000 adım, yani 20 kilometre yürüdüğümü fark ettiğim için ertesi gün tüm bu sokakları bisiklet kiralayarak gezdim. Her sokakta park noktası bulunan gri bisikletleri velib.paris sitesine üye olup günlük 1,70 euro ödedikten sonra telefonuna gelen şifreyle alabiliyorsun. Bıktığında da istediğin noktada bırakıyorsun. Bu arada bu kombinimi yağmur bastırdığı anda her köşe başında mantar gibi türeyen, beni Fransızlara benzettiklerini söyleyip bir güzel yağlayarak aynı renk bir de şapka kakalamayı başaran yağmurlukçulara borçluyum.

Gitmeden önce izlemen gereken film ise The Ninth Gate. Bu sokakta bulunan Café Louis Philippe restoranını içinde bir de Johnny Depp’le görebilmen için;)

3. Rue de l’Abreuvoir

Paris’i turistlerin değil de, Picasso’nun yürüdüğü yollardan dolaşmak istersen gelmen gereken yer burası. Sonbaharda salkımlarla dolsa da bu sokağın en güzel zamanı kışın. Çünkü kar yağarken etrafta kızaklar dolaşıyor! Montmarte bölgesindeki her yer Paris’in Picasso zamanında kalmış gibi. Bu yüzden de en sevdiğim yerlerden biri burası.

La Maison Rose

Minik La Maison Rose‘da oturmadan dönme ve Woody Allen’ın Midnight in Paris‘ini bir de burayı gördükten sonra izle.

Buraya kadar gelmişken tabii ki de ressamlar sokağına uğramayı unutmuyoruz! Burada bilmen gereken en önemli kural: Pazarlık dünyanın her yerinde sünnettir. Mesela ben, yumuşak kalpli görünen tontiş bir ressam amcayı gözüme kestirip portremi 70 Euro’dan 20 Euro’ya düşürdüm. Hiç utanmana gerek yok, ilk indirim isteyen ne sensin ne de ben. “Bana en son ne olur canım amcacım, Rembrandt amcacım, adeta bir Modigliani amcacım” dedikten sonra anında Türk müsün? diye soruyu yapıştırıyorlar zaten:)

4. Allée des Cygnes

Demir Lady’ye, yani Eiffel Kulesi‘ne turistler tarafından el değmemiş, ağaçların eşlik ettiği Seine nehri manzarasından bakalım bir de…

Doğu’ya doğru yürürsen kendini Last Tango in Paris ve Inception filmlerinden hatırlayacağın Bir Hakeim köprüsünün üstünde bulacaksın. Passy metro istasyonunda inmen yeter.

5. Planque Retro Passage L’homme

Retro oyuncakçılar, kitap evleri, antikacılar… Kendini bir zaman tüneline girmiş gibi nostalji yaşarken bulmak istersen bu sokakta Audrey Hepburn’ün An American In Paris filmi sana eşlik etsin.

6. Latin Quartier

Sorbonne Üniversitesi‘nin yakınında bulunduğu için gençlerle dolu bu bölgenin her sokağı ayrı güzel. Eskiden beri Paris’teki tüm ressam ve yazarların oturduğu, hala daha herhangi bir bistroya oturduğunda sağında solunda onlarla karşılaşabilirsin.

Karşıdaki heybetli bina Sorbonne Üniversitesi. Akşamları havuzun etrafı gençlerle doluyor. Nereden mi biliyorum? Çünkü akıllılık edip sağdaki kafelerin üstündeki oteli tuttum! Şehrin bu tarafını tercih edecekler için için otelin ismi: Select Hotel

7. Rue Galande

Odette

Sorbonne‘un ara sokaklarında kaybolurken keşfettim bu Notre-Dame klisesini kesen daracık yolunu. Meğer Before Sunset filminde çiftin yürüdüğü sokak da burasıymış. Bu iki binanın böyle muntazam durduğuna bakma, aslında ikisi de koskoca binaların arasına sıkışmış gibi duran yamuk yumuk binalar. Gördüğünde şok olman için uzaktan çektiğim bir fotoğrafı paylaşmayacağım. Ama gittiğinde Odette pastahanesinde Choux diye geçen meşhur eklerlerinden ve dondurmalarından mutlaka ye.

Bu sarmaşıklarla dolu kafe de bir kaç arka sokak olan 24 Rue Chanoinesse‘de. İsmi Au Vieux. Şefi tam bir Türk hayranı, ülkemizi defalarca ziyaret etmiş. Yani Türk olduğunu söylediğinde iyi hizmet alacağın nadir Fransız restoranlarından biri:)

Nereye gittiğini bilmeden kendini Paris‘in sokaklarına atıp umarsızca kaybolursan ancak o zaman yüz yıllardır şairlerin, yazarların ve ressamların bir şehre neden bu kadar aşık olduklarını, ilham perileriyle neden bu şehirde karşılaştıklarını anlayabilirsin. Bu yazıda göremediğin için hayal kırıklığına uğradığın, kendi keşfin olan başka sokaklar varsa yorumlara bekliyorum!