Tüm yaz boyunca o koy bu koy denize girdim, Real Madrid’de koşan futbolcunun bir maçta döktüğü ter katsayısını harcayarak güneşlendim, rengimi Rap kliplerinde twerk yapan kız kıvamına getirdim. Ama ben kışı severim. Yani bunların hepsi mevsim yaz olduğu için ve tabi biraz da güzel gözüküp, bronz heykeller gibi dolaşan yaz insanlarının arasında İngiliz asilzadesi gibi bembeyaz dolaşmak istemediğim içindi. Malum küresel ısınma, yazlar uzun sürüyor. E benim de canım kış çekiyor! Gerçi herkesin öyle değil midir? Yazın şezlongun altında uzanırken “Off çok sıcak, keşke artık kış gelse!” gibi beylik laflar edip hava 20 derecenin altına düşer düşmez “Ne çabuk bitti yaz!” diye hayıflanmalar?

Neyse konumuza gelelim. Biraz üşümek istiyorum diye haftasonluğuna İzlanda’ya gidecek halim yok. Buzdolabına da sığmıyorum… Ben de ufak bir araştırma yapmaya karar verdim. Soğuk olsun ama çok da değil. Sabahları güneş açsın, arada bir hava kapansın, ama esmesin. Biraz yağmur alayım, biraz da sis… Manzara kesin istiyorum, onu söylemeye gerek bile yok bence… Ağaçlarda ise  yeşilin her tonuna ihtiyacım var. Bazılarının yaprakları sararıp kızarmış olursa tercihimdir, göz zevkime önem veririm. Çünkü fotoğraf çekilecek bu kız! O kadar çok renk olmalı ki, filtre yaptım mı 200 like’tan aşağı almamalı. Etrafta gezip görebileceğim yerler ve yapabileceğim aktiviteler de eksik olmasın. (Tabi ki ben de kitap okuyup huzur yapıyorum.. ama yarım saat.)

Kalmak istediğim yere gelirsek. Dışarısı soğuk olacağı için içerisi sımsıcak olmalı. Uyurken üşümeyi sevmem, o kadar da Eskimo değilim. Bungalow tarzı ahşap evlere bayılırım. Mümkünse o doğanın içinde beton otelde de kalmayayım değil mi? Oda ne kadar otantik olursa olsun içinde tüm film kanallarını içeren bir televizyonu olmalı. Akşamları sıcacık odamda film keyfi yapabilmeliyim. Hatta o kadar güzel doğası olacaksa, dışarıda bir tane de açık hava sineması olsa iyi olur. Temiz hava beni çarpacağı için her öğünümü krallar gibi yapmalıyım. Açık büfe? Evet teşekkürler! Krallar gibi demişken, personel de bana prensesler gibi davranırsa üstüne kaymak olur. Bir de köpeğim var, küçük ama koşmaya bayılır. Şimdi düşününce, tam da ona göre bir ortam hayal etmişim. O da gelsin!

Çok mu şey istedim? İçinden “Sen böyle bir yeri zaten anca hayal edersin” mi diyorsun? İnsanları yanıltmayı severim. Gerçi ben de bir ara fazlaya kaçtığımı düşündüm ama inanır mısın, her bir cümlesini içeren bir yer buldum..

MUHAVIZLAR ATIMI HAZIRLAYIN!

Tabi ki atla gitmiyorum, sadece kendimi bu prenseslik olayına biraz fazla kaptırdım. Kışlıklarımı açtım, en sevdiğim kazakları bavuluma attım. Yağmurla ilgili kurduğum hayalleri de unutmayarak bir çift de çizme aldım ve havalimanına doğru yola koyuldum. Yanıma da tabi ki Karadeniz aşığı arkadaşlarım…

İstanbul’dan yaklaşık 1 saat 10 dakika süren yolculuğun ardından Ordu-Giresun havalimanına inerken Giresun’un müthiş doğası beni selamlıyor. Ama sanki denizin üstüne alçalıyormuşuz gibi bir his var içimde… Uçağın küçücük penceresinden daha dikkatli bakmaya çalışıyorum, yok! Denize iniyoruz işte! Merak etmeyin, acil iniş falan yapıp da yazım burada sona ermiyor. Ordu-Giresun havalimanı Avrupa ve Türkiye’nin ilk, dünyanın ise ikinci deniz üzerine kurulan havalimanıymış!

Dışarıda bizi bekleyen otel aracıyla yola çıkıyoruz ve etrafa bakmaktan kapayamadığımız ağızlarımız ve biz, bir buçuk saat sonra Kümbet yaylasına varıyoruz. Ağızlarımız saatlerce açık kalmaktan kurumuş olacak ki, bunu fark eden otel çalışanları bizi doğrudan restorana yönlendiriyor. Karadeniz’de çay içmemek olur mu hiç? diyorum. Operasyon müdürü Volkan bey, bilinenin aksine Karadeniz’in her yerinde çay yetiştiriciliği yapılmadığını, bu yerlerden birinin de Giresun olduğunu söyleyerek sohbetimize katılıyor. Giresun halkının temel geçim kaynağı balıkçılık ve tabiki de meşhur fındıklarıymış. Ama yine de ikram ettikleri çay çok güzeldi, demek ki kan çekiyor:)

Volkan Bey gelmişken bizi minik bir otel turuna çıkarmayı teklif ediyor. Restoranın asma katını ilk girdiğim anda gözüme kestirmiştim ve bu sebeple oradan başlamayı teklif ediyorum.

Merdivenlerden çıkar çıkmaz da gözüme kestirmekle pek yanılmadığımı fark ediyorum. Uçsuz bucaksız Kümbet yaylasına bakan koca camlı devasa çatı katını bir eğlence odasına çevirmişler. İçeride Playstation ve masa tenisi var. Fifa’yı gören erkek arkadaşlarımızı orada bırakmak zorunda kalıyoruz. Neyse ki aklını çelmeye çalışsalar da Volkan Bey hala bizimle:)

Restoran kısmından çıkıp otelin girişinde bulunan tamamen ahşap başka bir binaya gidiyoruz. İçinde istediğiniz kitabı alıp okuyabileceğiniz bir kitaplığı ve şöminesi olan lobi karşılıyor bizi. Mobilyalar bile masif ağaçtan! Bu binanın üst katında, bungalowlarda kalmak istemeyenler için oda ve suitler var. Alt katta ise havuz, hamam ve sauna… Bir dakika… Bunları hayalime katmayı nasıl unuttum!

Yaylanın yamaçlarına, yani kaldığımız ahşap evlere doğru yürürken bir çocuk parkının, çimlerin üstüne kurulmuş hamakların ve ördeklerle dolu bir gölün yanından geçiyoruz. Otel meğer 35 hektarlık bir alana kurulmuş!

Ertesi gün sabah 6’da tertemiz havanın etkisiyle zıpkın gibi uyanıyorum. Dışarıda kuş cıvıltıları ve ineklerin otlarken çıkardığı çan sesleri… Bu seslerden oluşan bir alarm melodisi neden yapmazlar ki! Sıcacık bir duşun ardından Kümbet yaylasında Heidi gibi döne döne kahvaltıya doğru koşmaya hazırım.

Akşamdan beri hayalini kurduğum açık büfe kahvaltı, gözlerini patlatmak için sıraya girdiğimiz yağda köy yumurtası, Yunanistan’dan sonra yediğim en iyi zeytin (Burada zeytin de yetişmiyor ama o da en az çay kadar güzel. Volkan Bey, bence sizin bilmediğiniz bir şeyler dönüyor!) Benim içinse kahvaltının yıldızı tereyağı, erimiş peynir ve suyla yapılan, ekmek bana bana yenilen yöresel titre oldu.

Superman filmini izleyenler bilirler. Havada kırmızı dapdar taytı ve peleriniyle uçan bir adam gören insanların cümlesiydi “Bu bir kuş, bu bir uçak, hayır bu Superman!” Yaylaya inmiş sislerin arasından nazlı nazlı göz kırpan güneşin yemyeşil ağaçların üzerine vurarak renklerini tondan tona değiştirmesini, gölün üzerine vuran bulutların HD kalitesinde yansımasını görünce ben de inanılmaz bir şey gören masum bir şehirli olarak şöyle dedim:

Bu bir Kuzey Avrupa köyü mü? Bu Pasifik’ten bir manzara mı? Hayır hayır, bu Birun Kümbet!

“Minik” bir otel turuna çıkarmayı teklif edip tur kavramının hakkını veren Volkan Bey’in boyut kavramına güvenerek bu sefer de ben ondan bizi “minik” bir Kümbet turuna çıkarmasını rica ediyorum. Ve tabi ki o tur oluyor Giresun turu!

Üstü açık araba hayal etmeyi de unutmuşum… Neyse ki kaldığımız yer hayal ettiklerimden fazlasını bana temin etmeye devam ediyor. Dağlarda bayırlarda tırmanmaya uygun bir üstü açık araba tabi ki…

birun kümbet giresun

Bu tünelde fotoğraf molası vermemizin nedeni, masum bir şehirlinin her gün insan eliyle açılmış bir tünel görmemesi. Hiçbir mekanik alet kullanılmadan, çıplak el ile bir dağı kazmaktan bahsediyorum. Superman anca uçsun, bu Karadeniz insanı gerçekten efsane!

Mavi Göl

Mavi Göl

Meşhur Mavi Göl’e uğradıktan sonra, Dereli-Şebinkarahisar yolu üzerindeki Kuzalan şelalesine geldiğimizde ise Tropikal yağmur ormanlarının içinden bir kareyle karşılaşıyoruz adeta.

1800 metre boyunca devam eden travertenlerin üzerinden akan su damlaları, gördüklerimizin sadece bir kısmı. Kuzalan Tabiat Parkı’nda bunun gibi 6 tane şelale daha var. Bir dakika, yine bir ilki deneyimlediğimi söylemeyi unuttum! Dünyada orman içinde oluşarak 1800 metre boyunca devam eden başka bir traverten yok!

Şelaleden şehre doğru devam ettiğimizde hava sıcaklığı artıyor. Sanki hali hazırda1850 metre yükseklikteki yaylada konaklamıyormuşuz gibi, bir de şehre tepeden bakmak istiyoruz. Giresun Kalesi beklentilerimizi tam anlamıyla karşılıyor. Manzaraya bakarken Karadeniz’in sahiline kurulmuş bu şehirdeki her evin deniz manzarasına sahip olduğunu düşünerek, biraz kıskanıyorum açıkçası. Hadi denizi geçtim, bir de ada manzarası var!

Eskiden Amazonlar’ın yaşadığı, hala da antik kalıntılar çıkarılmaya devam edilen bir ada burası. Üstelik 300 metrekare olmasına rağmen devasa bir ormana ve ortasında masmavi bir göle sahip Giresun adası! Mitolojiye göre Herkül bile bu adaya bir ara uğrayıp Giresun’a karşı tatil yapmış ama yaylaya çıkmayarak çok şey kaçırmış. Beni yaylama geri salın şehir hayatı bana fazla geldi!

Otelde yediğimiz akşam yemeğinden sonra ateş yakıp izleyeceğimiz açık hava sinemasına hazırlanmak için yine Heidi gibi döne döne ağaç evime çıkıyorum. Yanlış anlamayın bu seferki yayla hayatına fazlasıyla alıştığımdan değil, yediğim enfes pirzola ve sac kavurmayı eritmek için. Sırf yemek yemek için buraya kadar bir buçuk saatlik yolu tepen insanları görseydiniz beni anlardınız…

Bungalow’umuzun salonu

Sis, Sen Ne Mistik Bir Şeysin!

Sabaha yağmur sesleriyle uyanıyorum. Ben hayatımda hiç bir pencereden böyle bir manzara görmedim. Almanlar tarafından şifa verici ve iyileştirici gücü olduğuna inanılan sis, dağlara bembeyaz bir dantel gibi işlenmiş.

Her sabah bu güzelliğe uyanabilirim diye düşünürken bugünün son günüm olduğunu hatırlıyorum. Öyleyse hakkını vermeliyim! Yaylanın en tepesine çıkıp bu kartpostalı ayaklarımın altına alsam, biraz da bulutların üstünde otursam nasıl olur? Yine mi çok şey istedim?

Otelden kiralanabilen ATV’lere atlayıp Kümbet’in en tepesi olan Koç Kayası’na doğru tırmanıyoruz.  Gerçekten de en tepede, nereden gelip oraya konduğu, nasıl devrilmeden dimdik ayakta durduğunu çözemediğim koç gibi bir kaya var! Kendimi uçan bir süper kahraman gibi hissetmeme sebep olan, başımı gerçek anlamda göğe erdiren, dünyaya en tepeden bakmanın nasıl bir duygu olduğunu bana yaşatan bu bilim kurgu filmlerinden fırlamış manzara, güzel bir hayalin kapanış sahnesine çok yakıştı. Ve kendimi prenses gibi hissetmemi sağlayan Birun Kümbet, bu hayalin her bir sahnesinin prodüktörü; perdeler kapanırken en büyük alkış senin… Benden kolay kolay kurtulamayacaksın!